30 Ağustos Pazar günü Girne açıklarında yaşanan gemi kazasını toplum olarak derin bir üzüntüyle yaşadık. Bir anda hayatların değiştiği, insanların ölümle karşı karşıya kaldığı, kimi ailelerin sevdiklerini kaybettiği, kimilerinin ise yakınlarından gelecek haberi beklediği ağır bir olayla karşı karşıya kaldık.
Böylesi felaketler yalnızca yaşandığı anı değil, sonrasında insanların duygusal dünyasını da etkileyebilir. Aynı olayın içerisinde bulunan herkes bu süreci farklı yaşayabilir. Kimi yaşadıklarını hemen ifade edebilirken, kimi için duygularını anlamlandırmak ve yaşananları zihninde yerine oturtmak zaman alabilir. Kurtulanlar, yakınlarını bekleyen aileler, kurtarma ekipleri, sağlık çalışanları ve olayın farklı noktalarında görev alan herkesin bu süreçten etkilenme biçimi birbirinden farklı olabilir.
İşte tam da bu noktada travma kavramını doğru anlamak önemlidir.
Travma, kişinin kendisini çaresiz, tehdit altında veya güvende hissetmediği, baş etme kapasitesini zorlayan sarsıcı bir yaşantının ardından ortaya çıkabilen psikolojik etkileri ifade eder. Ancak böyle bir olay yaşayan herkesin travma sonrası stres bozukluğu geliştireceğini söylemek doğru değildir.
Travma sonrasında verilen tepkiler de herkes için aynı olmayabilir. Bazı insanlar yaşananları anlatma ihtiyacı hissederken bazıları bir süre sessiz kalabilir. Kimi ağlayabilir, kimi öfkelenebilir, kimi ise günlük hayatına devam ediyor gibi görünebilir. Bazı insanlar olayın etkisini ilk günlerde çok fazla hissetmeyip ilerleyen günlerde fark edebilir.
Bu tepkilerin her birini hemen bir psikolojik bozukluk olarak değerlendirmek doğru değildir. İnsan zihni, olağanüstü bir durum karşısında yaşananları anlamlandırmaya ve yeniden denge kurmaya çalışır. Bu nedenle kişinin kendisine ve çevresine zaman tanıması önemlidir.
Burada çevrenin yaklaşımı da en az kişinin kendi süreci kadar önem taşır.
Böyle bir olayın ardından "Artık geçti", "Kendine gel", "Sen kurtuldun, daha ne istiyorsun?" ya da "Bunları düşünme" demek iyi niyetle söylenmiş olsa da kişinin yaşadığı duyguları küçümsemesine neden olabilir. İnsanları güçlü olmaya zorlamak yerine, yaşadıkları duygulara alan açmak gerekir.
Bazen uzun uzun konuşmaya çalışmak yerine, "Yanındayım", "İstersen konuşabiliriz" veya "Şu anda sana nasıl yardımcı olabilirim?" demek çok daha kıymetlidir.
Kişi yaşadıklarını anlatmak istiyorsa onu yargılamadan dinlemek, anlatmak istemiyorsa buna saygı göstermek gerekir. Özellikle olayın ayrıntılarını tekrar tekrar sordurmak, kişiyi konuşmaya zorlamak ya da yaşadıklarını yeniden anlatmasını istemek her zaman yardımcı olmaz.
Çünkü böyle bir deneyimin ardından kişinin yeniden hissetmeye ihtiyaç duyduğu en önemli duygulardan biri güvendir.
Güven yalnızca fiziksel olarak sağlanmaz. Kişinin yanında bulunan insanların onu anlamaya çalışması, sınırlarına saygı göstermesi ve yaşadığı duyguların kabul edilebilir olduğunu hissettirmesi de psikolojik güvenin önemli bir parçasıdır.
Bu süreçte özellikle kurtarma ekiplerini ve sağlık çalışanlarını da gözden kaçırmamak gerekir.
Onlar olayın en yoğun anlarına tanıklık eden, insanların hayatlarını kurtarmaya çalışan ve çoğu zaman kendi duygularını görevlerinin gerisine koymak zorunda kalan kişilerdir. Görevini yerine getirebilmek, yaşananlardan etkilenmemek anlamına gelmez.
Bu nedenle kurtarma ekiplerinin ve sağlık çalışanlarının da olay sonrasında dinlenebilecekleri, yaşadıklarını paylaşabilecekleri ve ihtiyaç duyduklarında psikolojik desteğe ulaşabilecekleri alanların oluşturulması önemlidir. Çünkü yardım eden kişinin de yardıma ihtiyaç duyabileceğini kabul etmek, zayıflık değil, insan olmanın doğal bir sonucudur.
Bir diğer önemli konu ise kayıp yaşayan ya da yakınından haber bekleyen ailelerin yaşadığı belirsizliktir. Bir yakınının nerede olduğunu bilmemek, gelecek bir telefonla hayatının değişebileceğini düşünmek ve bir yandan umut ederken diğer yandan en kötü ihtimali taşımak kişinin psikolojik yükünü artırabilir.
Bu nedenle yakınlarını bekleyen insanlara "Güçlü ol", "Kötüyü düşünme" demek yerine onların yanında olmak, günlük ihtiyaçlarında destek olmak ve bilgi kirliliğinden mümkün olduğunca uzak tutmak daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.
Toplum olarak böyle zamanlarda bir başka sorumluluğumuz daha var: Yaşanan acının mahremiyetine saygı göstermek.
Kaza görüntülerini, yaralıların ya da hayatını kaybedenlerin görüntülerini paylaşmamak, yakınlarının acısını sosyal medyada yeniden üretmemek ve insanların yaşadığı travmatik deneyimi merak duygusuyla takip etmemek de psikolojik olarak koruyucu bir tutumdur. Çünkü bazen yardım etmek, bir şey yapmak değil, yapılmaması gerekeni yapmamaktır.
Tüm bu sürecin içerisinde psikolojik desteği geri planda bırakmamak gerekir.
Böylesi büyük olayların ardından psikolojik destek yalnızca kişi belirgin bir sorun yaşamaya başladığında düşünülecek bir alan değildir. Kurtulanların, yakınlarını kaybedenlerin, olaya tanıklık edenlerin, kurtarma çalışmalarında görev alanların ve bu süreçten yoğun biçimde etkilenen kişilerin ihtiyaç duyduklarında bir uzmana ulaşabilmeleri önemlidir.
Burada amaç herkesi "travma yaşamış" olarak tanımlamak ya da yaşanan her duyguyu bir hastalık olarak görmek değildir. Amaç, kişinin yaşadığı deneyimi anlamlandırmasına, duygularını düzenlemesine ve günlük yaşamına yeniden uyum sağlayabilmesine ihtiyaç duyduğu noktada eşlik etmektir.
Özellikle zaman içerisinde kişinin uyku düzeninde belirgin bozulmalar, yoğun kaygı, sürekli tetikte olma hali, yaşananlarla ilgili istemsiz düşünceler veya görüntüler, olaydan kaçınma, sosyal yaşamdan uzaklaşma, yoğun suçluluk ya da günlük işlevsellikte belirgin bir düşüş ortaya çıkıyorsa psikolojik değerlendirme ve destek sürecinin geciktirilmemesi önemlidir.
Ancak şunu da unutmamak gerekir: Her insanın iyileşme süresi aynı değildir.
Kimi insan yaşadıklarını kısa sürede anlamlandırabilirken kimi için bu süreç daha uzun olabilir. Önemli olan kişinin kendisini başkalarıyla kıyaslamaması ve "Neden hala böyle hissediyorum?" diyerek kendisini suçlamamasıdır.
İyileşmek, yaşananları unutmak değildir.
İyileşmek, yaşananların hayatımızdaki yerini zaman içerisinde yeniden düzenleyebilmek, kendimizi yeniden güvende hissedebilmek ve hayatın devam eden tarafına yavaş yavaş dönebilmektir.
30 Ağustos Pazar günü Girne açıklarında yaşanan bu acı olayın ardından kaybettiklerimizin yakınlarına sabır, kurtulanlara ve bu sürecin içerisinde yer alan herkese güç diliyorum.
Bugün hepimizin yapabileceği en önemli şeylerden biri, fiziksel yaraların yanında görünmeyen yaraları da fark etmek. Çünkü bir insanın olaydan kurtulmuş olması, yaşananların psikolojik etkisinin de aynı anda sona erdiği anlamına gelmez.
Bazen insanın kıyıya ulaşması, iyileşme yolculuğunun sonu değil, başlangıcıdır.


