"Ne olduğunu tam hatırlamıyorum ama bana nasıl hissettirdiğini hiç unutmadım."
Bu cümleyi hayatınızın bir döneminde siz de kurmuş olabilirsiniz. Canımızı çok yakan bazı olaylar zamanla ayrıntılarını kaybeder. Kim ne söylemişti, olay tam olarak nasıl başlamıştı, hangi gün yaşanmıştı... Bunlar hafızamızda silikleşebilir. Ama o gün hissettiğimiz kırgınlık, korku, utanç ya da değersizlik duygusu bazen yıllar sonra bile aynı canlılıkla karşımıza çıkabilir.
Çünkü insan yalnızca yaşadıklarını değil, yaşadıklarının bıraktığı duygusal izi de taşır. Bunu günlük hayatın içinde sık sık fark ederiz. Eski arkadaşlarla sohbet ederken biri yıllar önce yaşadığınız bir olayı anlatır. O anın ayrıntılarını hatırlamakta zorlanırsınız ama içinizde oluşan his hiç yabancı değildir. Sanki yıllar önceki siz yeniden o masaya oturmuştur. İzlediğimiz bir dizideki bir sahne, okuduğumuz bir romandaki tek bir cümle ya da bir filmin sonu bile bizi ağlatabilir. Çünkü aslında bizi etkileyen yalnızca hikaye değildir. O hikayenin, bizim kendi hayatımızdaki bir duygusal izle temas etmesidir.
İşte psikolojinin en dikkat çekici taraflarından biri de budur. Bilinç yaşadığımız olayları kaydederken, o olaylara eşlik eden duygular da kendi izlerini bırakır. Olayın ayrıntıları zamanla silikleşebilir ama duygusal deneyim, farklı şekillerde yaşamın içinde kendini göstermeye devam edebilir.
Duyguların isimleri sabittir.
Korku yine korkudur.
Üzüntü yine üzüntüdür.
Kaygı yine kaygıdır.
Ancak o duyguların yaşanış biçimi her insanda farklıdır. Bir insan eleştirildiğinde öfkelenebilir, bir başkası sessizleşebilir, bir diğeri kendini sürekli açıklama ihtiyacı hissedebilir. Davranışlar farklı görünse de bazen hepsinin kökeninde aynı duygu vardır.
Bu nedenle psikolojide yalnızca davranışa değil, davranışın altında yatan duygusal geçmişe de bakarız. Çünkü bugün yaşadığımız bazı olaylar, geçmişte oluşan duygusal izleri harekete geçirebilir. Buna günlük dilde "tetiklenmek" diyoruz. Bir cümleye beklediğimizden daha sert tepki verebiliriz. Küçük bir eleştiriyi reddedilmek gibi hissedebiliriz. Birinin ses tonundan saatlerce etkilenebiliriz. O an verdiğimiz tepki çoğu zaman sadece bugüne ait değildir. Geçmiş deneyimlerimizin oluşturduğu otomatik bir duygusal cevaptır.
Sonra zaman geçer. Sakinleşiriz... ve kendi kendimize şu soruyu sorarız:
"Ben buna neden bu kadar büyük tepki verdim?"
Çünkü düşünmeye başladığımızda fark ederiz ki, bizi inciten sadece o an yaşanan olay değildir. O olayın dokunduğu eski bir duygudur. İşte bu yüzden duyguları yönetebilmek çok önemlidir. Duyguları yönetmek onları bastırmak değildir. Onları yok saymak da değildir. Asıl mesele, hissettiğimiz duygunun hangi zamana ait olduğunu anlayabilmektir.
Geçenlerde izlediğim bir dizide tam da bunu düşündüren bir sahne vardı. Sevdiği insanı kurtarabilmek için genç kadın geçmişe gidiyor ve onun hafızasını siliyor. Artık birbirlerini tanımıyorlar. Ortak anıları yok. Hayatlarına iki yabancı gibi devam ediyorlar. Fakat yıllar sonra yeniden karşılaştıklarında genç adam önce anılarıyla değil, açıklayamadığı bir yakınlık hissiyle karşılık veriyor. Hikaye ilerledikçe hafızası geri geliyor. Elbette bu bir kurgu. Gerçek hayatta hafızanın işleyişi bundan çok daha karmaşıktır. Ancak bu sahne bana önemli bir gerçeği hatırlattı.
Bazen bizi yöneten şey, hatırladığımız olaylar değil; o olayların içimizde bıraktığı duygusal izlerdir.
Belki de bu yüzden bazı insanları ilk kez görsek bile bize tanıdık gelir. Belki de bu yüzden bazı sözler içimizi sebepsiz yere acıtır. Belki de bu yüzden bazen bugünkü bir tartışmada, aslında yıllar önce yaşadığımız bir kırgınlığın duygusunu hissederiz. İnsan bazen bugünkü olaya değil, yıllar önce içinde kalan duyguya tepki verir. Geçmişi geride bırakmak ise onu tamamen unutmakla değil; bugün hissettiğimiz duygunun aslında hangi hikayeden geldiğini fark etmekle başlar.


