Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Fransa arasında imzalanan Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması (SOFA), ilk bakışta iki ülke arasındaki sıradan bir savunma iş birliği anlaşması gibi görülebilir. Ancak Kıbrıs gibi tarihsel yükü ağır, güvenlik dengeleri hassas ve çözümsüzlüğün sürdüğü bir coğrafyada atılan her askeri adım, yalnızca teknik bir düzenleme değil; aynı zamanda siyasi bir mesaj niteliği taşır.
Fransız askeri unsurlarının Güney Kıbrıs'ta konuşlandırılmasına imkan tanıyan bu anlaşma, Doğu Akdeniz'de son yıllarda giderek belirginleşen güç rekabetinin yeni halkalarından biri olarak değerlendirilmelidir. Çünkü mesele sadece Fransa'nın bölgedeki varlığını artırması değildir. Asıl mesele, Kıbrıs meselesinde taraflardan biri olan Rum yönetiminin, adanın tamamını ilgilendiren güvenlik başlıklarında tek taraflı adımlar atmaya devam etmesidir.
Rum liderliği, Avrupa Birliği'nin stratejik özerkliğine katkı sağladığını savunduğu bu anlaşmayı diplomatik bir başarı olarak sunuyor. Ancak aynı Rum yönetimi, Kıbrıs müzakerelerinde yıllardır "sıfır asker, sıfır garanti" tezini savunuyor. İşte tam da bu noktada ciddi bir çelişki ortaya çıkıyor. Eğer amaç gerçekten adanın askerden arındırılması ve güven inşa edilmesi ise, yabancı askeri unsurların adaya daha fazla entegre edilmesini nasıl açıklamak gerekir?
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı'nın bu anlaşmaya yönelik sert tepkisinin temelinde de bu çelişki yatıyor. Bakanlık, Kıbrıs Türk halkının özden gelen egemen eşitlik haklarının göz ardı edildiğini savunurken, GKRY'nin Kıbrıs'ın tamamını temsil etme yetkisine sahip olmadığına dikkat çekiyor. Bu yaklaşım, Kıbrıs Türk tarafının son yıllarda savunduğu "iki devletli çözüm" tezinin güvenlik boyutunu da yeniden gündeme taşıyor.
Öte yandan Fransa'nın bölgedeki varlığına yalnızca Kıbrıs ekseninden bakmak da eksik olacaktır. Paris yönetimi, Doğu Akdeniz'den Orta Doğu'ya uzanan hatta etkinliğini artırmaya çalışırken, enerji güvenliği, deniz ticaret yolları ve bölgesel nüfuz mücadelesi gibi birçok faktör bu stratejinin temelini oluşturuyor. Dolayısıyla Güney Kıbrıs, Fransa açısından yalnızca bir ada değil; daha geniş jeopolitik hesapların önemli bir parçası konumunda.
Ancak unutulmaması gereken bir gerçek var: Kıbrıs, tarih boyunca büyük güçlerin rekabet alanı haline geldiğinde, bunun bedelini en çok adada yaşayan insanlar ödedi. Güvenlik arayışı adına atılan her yeni adımın, karşı tarafta yeni güvenlik endişeleri doğurması, çözümsüzlüğü daha da derinleştirme riski taşıyor.
Bugün gelinen noktada Kıbrıs'ta esas ihtiyaç duyulan şey, yeni askeri ittifaklar ya da güç gösterileri değil; iki tarafın siyasi eşitliğini ve karşılıklı güvenlik kaygılarını dikkate alan gerçekçi bir diyalog zemininin oluşturulmasıdır. Aksi halde, Doğu Akdeniz'deki her yeni anlaşma, çözüm umutlarını biraz daha öteleyen yeni bir gerilim başlığı olmaya devam edecektir.
Fransa-GKRY anlaşması bu yönüyle sadece bir savunma iş birliği metni değil; Kıbrıs'taki mevcut statükonun, bölgesel rekabetin ve çözümsüzlüğün geleceğine ilişkin önemli ipuçları taşıyan stratejik bir gelişmedir. Bu nedenle konu, günlük siyasi tartışmaların ötesinde, adanın geleceği açısından soğukkanlılıkla analiz edilmesi gereken bir dönüm noktası olarak değerlendirilmelidir.
Kıbrıs'ın ihtiyacı yeni cepheler değil, yeni köprüler kurabilmektir. Ancak görünen o ki, Doğu Akdeniz'de rüzgâr şimdilik farklı yönden esiyor.


