Dünya Kupası denince akla ilk gelen şeylerden biri sürprizlerdir. Kağıt üzerindeki hesapların sahada bozulduğu, favorilerin tökezlediği, küçümsenen takımların devlere kafa tuttuğu bir organizasyondan söz ediyoruz. İşte bu turnuva da tam olarak öyle başladı.
Yıllardır Dünya Kupalarında favorim genellikle İspanya olurdu. Topa sahip olan, oyunu yöneten ve rakibi boğan futbol anlayışıyla İspanyollar her zaman izlemekten keyif aldığım ekiplerin başında geldi. Ancak bu kez hislerim farklı. Bu turnuvada kupaya en yakın gördüğüm takım Portekiz.
Belki henüz futbol şöleni sunmuyorlar. Belki herkesin ağzını açık bırakacak performanslar ortaya koymadılar. Ancak turnuva uzun bir maratondur. Büyük takımlar bazen ilk haftalarda değil, son haftalarda gerçek kimliklerini gösterir. Portekiz'in kadro kalitesi, tecrübesi ve turnuva futbolunu bilmesi onları benim gözümde en güçlü adaylardan biri haline getiriyor.
Fakat Dünya Kupası'nın ilk günleri gösterdi ki hiçbir takım dokunulmaz değil.
Bakın Brezilya'ya...
Turnuvanın en büyük favorilerinden biri olarak gösterilen Sambacılar, Fas karşısında sahadan 1-1 beraberlikle ayrıldı. Birçok futbolsever maç öncesinde rahat bir Brezilya galibiyeti bekliyordu. Ancak Fas son yıllarda tesadüfen başarılı olmadığını bir kez daha gösterdi. Disiplinli savunması, mücadele gücü ve geçiş oyunlarıyla Brezilya'ya ciddi sıkıntılar yaşattı. Belki puan tablosunda sadece bir beraberlik görünüyor ama bu sonuç turnuvanın ilk büyük sürprizlerinden biri olarak kayıtlara geçti.
İspanya cephesinde ise işler daha da ilginçti.
Topa sahip oldular, pas yaptılar, rakip yarı sahada oynadılar ama golü bulamadılar. Yeşil Burun Adaları karşısında gelen golsüz beraberlik, turnuvanın en şaşırtıcı skorlarından biri oldu. İspanya'nın yıllardır eleştirilen "çok pas, az sonuç" problemi sanki yeniden ortaya çıktı. Turnuvanın ilerleyen bölümlerinde bu sorunu çözemezlerse işlerinin zor olacağı ortada.
Aslında sadece Brezilya ve İspanya değil...
Dünya futbolunun devleri olan Arjantin, Fransa ve Almanya da ilk maçlarda kusursuz görüntü vermedi. Arjantin kazanmış olsa bile zaman zaman savunmada açıklar verdi. Fransa yıldızlarının bireysel kalitesiyle sonuca gitse de oyun olarak henüz tam ritmini bulmuş görünmüyor. Almanya ise farklı galip gelmesine rağmen asıl sınavlarını henüz vermedi. Turnuva ilerledikçe gerçek güçlerini daha net göreceğiz.
İşte bu nedenle Dünya Kupası'nı Dünya Kupası yapan da budur.
Kimsenin garanti galibiyeti yok.
Kimsenin kupayı cebine koyduğu bir ortam yok.
Ve tam da bu noktada gözlerimizi Türkiye'ye çeviriyoruz.
Ay-yıldızlılar için sıradaki durak Paraguay karşılaşması. Grubun kaderini belirleyebilecek mücadelelerden biri olacak. İlk maçta yaşanan hayal kırıklığının ardından teknik direktör Vincenzo Montella'nın bu kez çok daha kontrollü bir oyun tercih etmesi bekleniyor.
Paraguay fizik gücü yüksek bir takım. Mücadeleden kaçmayan, sert oynayan ve rakibini bozmaya çalışan bir yapıları var. Ancak Türkiye'nin teknik kapasitesi, hızlı hücum oyuncuları ve bireysel yetenekleri maçın kaderini değiştirebilir.
Montella'nın orta sahadaki dengeyi kurması büyük önem taşıyor. Çünkü Paraguay'ın en güçlü yanı oyunun merkezinde rakibi yıpratabilmesi. Türkiye burada ayakta kalabilirse hücumda fırsatlar mutlaka gelecektir.
Peki Türkiye'nin gruptan çıkma şansı var mı?
Bana göre kesinlikle var.
Hatta birçok kişinin düşündüğünden daha fazla var.
Çünkü turnuvanın ilk günleri gösterdi ki favoriler bile zorlanıyor. Brezilya puan kaybediyor, İspanya gol atamıyor, büyük takımlar beklenmedik sonuçlarla karşılaşıyor. Böyle bir ortamda Türkiye'nin doğru futbol oynadığı takdirde ikinci tura yükselmesi kimse için sürpriz olmaz.
Belki mükemmel başlamadık.
Belki beklentilerin altında kaldık.
Ama Dünya Kupaları ilk maçlarda değil, son düdük çaldığında hatırlanır.
Şimdi bütün gözler Paraguay karşısında olacak.
Çünkü bazen bir ülkenin turnuvadaki kaderi tek bir maçta yazılır.
Ve Türkiye için o maç belki de şimdi başlıyor.


