İnsan bu hayatta ne için yaşar?
Zaman zaman herkesin sorguladığı fakat çoğunlukla net bir cevap bulamadığı bir sorudur bu. İnsan çoğu zaman kendi hayatını yaşadığını zanneder. Oysa birçok kişi fark etmeden ailesinin, toplumun ve öğrenilmiş kalıpların çizdiği bir yaşamın içinde hareket eder. Çoğu zaman insan, kendisini ihmal ederek ailesinin ve toplumun idealize ettiği yaşam biçimine uyum sağlamaya çalışır. Çoğu zaman bunun farkında bile olmaz.
Hatta çoğunlukla “başkasının hayatını yaşadığını” ilk etapta fark etmez. Zamanla yaşadığı hayattan keyif alamama, anda kalamama ve birçok şeyden kolayca sıkılma gibi duygular ortaya çıkabilir. Bazen de kurduğu ilişkilerde aitlik duygusunu sorgulamaya kadar uzanan bir süreç başlar.
Günün sonunda ise kişinin zihninde şu sorular kalır:
“Acaba ayıp oldu mu?”
“Beni yanlış anladı mı?”
“Kendimi doğru ifade edebildim mi?”
“Doğru anlaşıldım mı?”
Bu duyguların yaşanması aslında oldukça normaldir. Çünkü çoğu zaman gerçekten istediğimiz hayatı değil, bize öğretilen ya da dayatılan hayatı yaşamaya çalışırız.
Okurlar burada şu soruyu sorabilir:
“Maddi koşullar ya da hayatın sistemi bizi buna zorlamıyor mu?”
Evet, sistem zaman zaman bizi belirli kalıplara itebilir. Ancak burada asıl önemli nokta, kişinin kendisini ne kadar tanıyabildiği ve tanımlayabildiğidir. İnsan bazen ilişki kurarken bile kabul görmek, takdir edilmek ya da daha görünür olmak ihtiyacıyla kendisine hiç uygun olmayan kişilerle bağ kurabilir. Çoğu zaman bunun farkında olmayız. Yıllar içerisinde bilinçaltı, öğrenmiş olduğu bu sistemi her fırsatta devreye sokarak tanıdık olanı tekrar üretmeye çalışır. İnsan doğası, yaşanan duyguların en ilkel halini ortaya koymaya yatkın bir yapıya sahiptir. Ancak kişi kendisini tanımadığı sürece ne için yaşadığını ve kim olduğunu anlaması da bir o kadar zorlaşır.
Terapi odasında sık kullandığım bir soru vardır:
“Kendinizi gerçekten tanıyor musunuz?”
Bu soru genellikle derin bir sessizlikle karşılanır. Bazen de kişi yıllar içinde duyduğu kalıpları kullanarak kendisini anlatmaya çalışır. Oysa mesele bundan daha derindir. Örneğin bir insan “Ben çok cimriyim” dediğinde burada hangi bağlamdan söz ettiğini anlamak gerekir. Bu maddi anlamda mı söylenmiştir, yoksa duygusal anlamda mı? Eğer kişi sevgi ve ilgi konusunda çevresine karşı mesafeli ve eleştirel davranıyorsa, temas kurduğu insanlara karşı duygusal anlamda cimri olabilir. Elzem ihtiyaçlar dâhilinde bile aşırı tutumlu davranıyorsa, bu durum maddi bir tutum olarak değerlendirilebilir. Bazen de kişi herkese karşı aşırı verici olurken kendisine sevgi ve kabul göstermekte zorlanır. Böyle bir durumda kişi en çok kendisine karşı cimridir. Bir insan kendisini tanımadan hayattan ne istediğini bilmekte zorlanır. Nasıl yaşamak istediğini bilmesi ise çok daha zor hale gelir.
İnsanın kendisini keşfetme yolculuğu çoğu zaman zor ve meşakkatlidir. Bir başkasıyla yaşanan bir kırgınlıkla yüzleşmek görece kolay olabilir. Fakat kişinin kendi iç dünyasıyla yüzleşmesi her zaman o kadar kolay değildir. Bu nedenle birçok insan terapi desteği almaktan çekinir. Yardım istemenin ayıp ya da zayıflık olduğu düşüncesi kişiyi geri adım atmaya iter. Oysa unutmamak gerekir ki evren bir denge üzerinedir. Biz de bu dengenin içindeyiz.
Hayatın her anında güçlü ve dengede olmak zorunda değiliz. Her şeyi anlamak ve çözmek zorunda da değiliz. İnsan bazen işinde başarılı, sosyal ilişkilerinde güçlü görünse bile iç dünyasında çözemediği sorularla baş başa kalabilir. Anlam arayışında kaybolduğu, bir türlü aşamadığı görünmez eşiklerle karşılaşabilir. İşte tam o noktada sessiz bir çığlık oluşur. Ancak çoğu insan o sesi dışarı çıkaramaz.
Çünkü zihninde aynı düşünce dolaşır:
“Sesimi çıkarırsam yanlış anlaşılırım.”
Bazen insan hiçbir zorbalığa maruz kalmamış, ağır eleştiriler yaşamamış olsa bile kendi içinde oluşturduğu blokajlar nedeniyle hayatın gerisinde kalabilir. Belki de hayatın en önemli sorularından biri şudur:
“Ben kimim?”
Ancak bu sorunun cevabı çoğu zaman hızlı ve kolay bulunmaz. İnsan bazen kendi hikâyesine dışarıdan bakmakta zorlanır. Kendini tanımak bir varış noktası değil, bir yolculuktur. Bu yolculukta kimi zaman tek başımıza ilerleriz. Kimi zaman ise birinin eşlik etmesine ihtiyaç duyarız. Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki, hayatındaki tüm ilişkilerin temelini oluşturur. Bazen bu yolculukta bir eşlikçiye ihtiyaç duymak sandığımız kadar zayıflık değil, aksine cesarettir.


