Lefkoşa bugün çok kötü bir sınav verdi.
Evet, hayat pahalılığı can yakıyor.
Evet, insanlar geçinemiyor.
Evet, sendikaların sokağa çıkması, ses yükseltmesi, hükümete karşı tavır koyması en doğal demokratik haktır.
Buna kimse itiraz edemez.
Ama bir noktayı artık çok net konuşmak gerekiyor…
Eylem hakkı ile şiddet arasındaki ince çizgi, bu olayda tamamen yok oldu.
Hak aramak başka şeydir, ortalığı savaş alanına çevirmek başka şeydir.
Polise taş atmak, kamu malına zarar vermek, devletin malını hedef almak, görev başındaki güvenlik güçlerini yaralamak ne sendikal mücadeleyle ne de demokratik tepkiyle açıklanabilir.
Bunun adı eylem değildir.
Bunun adı rezalettir.
Sendikalar topluma öncülük eden, aklı ve sağduyuyu temsil etmesi gereken yapılardır.
Öfkeyi yönetmesi gerekenler, öfkenin kendisine dönüşemez.
Bugün Lefkoşa sokaklarında gördüğümüz manzara, hak arayan emekçinin sesi değil; kontrolden çıkmış bir öfkenin şiddete dönüşmüş hâlidir.
Bir polis memurunun başına isabet eden taş, aslında toplumsal huzura atılmıştır.
Kırılan her cam, zarar gören her kamu malı, bu halkın cebinden çıkmaktadır.
Unutulmasın…
O zarar verilen mallar devletin değil, halkın malıdır.
O yaralanan polisler de bu toplumun evlatlarıdır.
Fikirle çıkılan yolun taşla kirletilmesi kabul edilemez.
Sendikalar şunu bilmelidir:
Sokağın sesi olmak başka, sokağı ateşe vermek başkadır.
Eğer haklı bir mücadele, şiddetin gölgesine girerse, haklılık zeminini kaybeder.
Bugün yaşanan tam da budur.
Tepki göstermek haktır.
Protesto etmek haktır.
Yürümek, slogan atmak, meydanları doldurmak haktır.
Ama taş atmak hak değildir.
Şiddetin hiçbir bahanesi olmaz.
Lefkoşa’da yaşananlar, sadece bir eylem değil, sendikal mücadelenin itibarına da ağır zarar veren bir tablo olarak hafızalara kazınmıştır.
Bu halk çözüm bekliyor.
Kaos değil.
Artık sorumluluk sırası, kaosu körükleyenlerde değil, çözüm üreten ve toplumu koruyanlarda olmalıdır.


