Bir insan evliliğinde neden sessizleşir ya da uzaklaşır?
Bu soru, yalnızca evli bireylerin değil; bir ilişki içinde olan pek çok insanın zihninden geçen ortak bir sorudur. Ancak çoğu zaman bu sorunun ardındaki gerçek ya görülmez ya da görülse bile bilinçli olarak görmezden gelinir.
Oysa hiçbir sessizlik bir günde oluşmaz. Hiçbir uzaklaşma bir sabah uyanınca başlamaz. Bu süreç, tıpkı yavaş etkili bir zehir gibi, kişinin zihnini ve duygularını zamanla içten içe sarar. Fark edilmeden birikir, derinleşir ve bir noktadan sonra ilişkiyi görünmez bir mesafeye sürükler.
Bu yazıyı okurken kendi ilişkinize dönüp bakmanızı isterim.
Belki çoğu zaman alttan aldınız.
Belki kendinizi duyurabilmek için sesinizi yükselttiniz.
Belki de sessiz çığlıklarla var olmaya çalıştınız.
Ama tüm bu davranışların altında aslında tek bir ihtiyaç vardı:
“Beni gör, beni duy ve ihtiyacımı fark et.”
Romantik ilişkilerde genellikle hayata bakış açılarının uyumu önemsenir. Ancak çoğu zaman gözden kaçan daha kritik bir nokta vardır:
Karşımızdaki kişiyle aynı duygusal frekansta buluşabiliyor muyuz?
Zorlandığımızda birlikte düşüp birlikte kalkabiliyor muyuz?
İlişkinin sürdürülebilirliği, tam da bu soruların içinde saklıdır.
Bununla birlikte, ilişkilerde en sık ihmal edilen gerçeklerden biri şudur: Her insan her sabah kendisinin yeni bir versiyonu olarak güne başlar. Nasıl ki biz her gün değişen halimizle yeniden tanışıyorsak, partnerimiz de aynı şekilde dönüşmektedir. Ancak çoğu ilişkide taraflar, birbirlerini sabit bir karakter gibi görmeye devam eder. İşte bu da zamanla kopuşların zeminini hazırlar.
Terapi odasında sıkça vurguladığım bir gerçek var:
“Tartışma sağlıklıdır.”
Eğer içinde yoğun öfke, hakaret, psikolojik ya da fiziksel şiddet yoksa; tartışma, ilişkinin hâlâ canlı olduğunun göstergesidir. İnsan, içtiği bir sodanın kendisinde bıraktığı hissi bile paylaşabilir. Bu aslında şu anlama gelir: “Seninle konuşabileceğim bir alanım var.”
Ancak bazı çiftler vardır; bir restoranda ya da kafede karşılıklı otururlar ama aralarında hiçbir iletişim yoktur. İşte bu, ilişkinin bitkisel hayatta sürdüğünün en somut göstergesidir.
Çoğu zaman bu noktaya bir anda gelinmez. Aksine, geçmişte defalarca konuşulmuş, tartışılmış, çözüm aranmış olabilir. Ancak gözden kaçan kritik bir unsur vardır:
İletişim modeli!!!
İlişkilerde iletişim çoğu zaman bir “haklı çıkma” mücadelesine dönüşür. Taraflar kendilerini korumaya odaklanır ve süreç, bitmeyen bir güç savaşına evrilir.
Bir diğer önemli nokta ise, ilişkinin içinde gerçekten “iki kişi” olarak var olamamaktır.
Bazen taraflardan biri kendi aile dinamiklerini (anne-baba ilişkilerini) evliliğin içine fazlasıyla dahil eder. Böylece çiftin kendi sınırlarını ve bağını kurması gerekirken, ilişki üçüncü kişilerin etkisi altında şekillenir.
Bu da bizi aynı noktaya getirir: Hem çiftler arasında hem de bireyin kendi ailesiyle olan ilişkilerinde sağlıklı sınırlar ve açık bir iletişim kurulamamıştır. Öte yandan, geçmiş ilişki deneyimleri de bugünkü ilişki dinamiğini doğrudan etkiler.
Herkes bir şeyler öğrenerek çıkar ilişkilerden. Ancak çoğu zaman bu öğrenme sağlıklı bir farkındalığa değil; koruma mekanizmalarına dönüşür. Kişi, bir daha aynı acıyı yaşamamak adına duvarlar örer.
“Ya yine aynı şeyi yaşarsam?” düşüncesiyle kontrol etmeye başlar. Bazen de yalnız kalmamak için hızla yeni bir ilişkiye girer. Oysa bu çoğu zaman iyileşmek değil, acının yerini değiştirmektir. Aynı durum, kişinin kendi ailesinde gördüğü ilişki modelinden de beslenir. Çocuklukta tanık olunan evlilik dinamikleri, yetişkinlikte kurulan ilişkilerin görünmez altyapısını oluşturur.
Bunun yanında bazı bireyler, gerçekten istedikleri ilişkiyi değil; kabul görmek, takdir edilmek ya da “doğru” görünmek için seçimler yapar. “Mükemmel eş, mükemmel ilişki” arayışı, zamanla ilişkinin doğallığını bozar ve kırılgan bir yapı oluşturur. Bazen ise ilişki çok güzel başlar. Sağlam bir temeli vardır. Ancak yaşanan bir olay sonrası taraflar çözüm aramak yerine kendi korkularına, kayıplarına ve acılarına çekilir.
Artık birbirlerini değil, kendi iç seslerini duymaya başlarlar.
Ve işte tam o noktada ilişki görünmezleşir.
Sessizleşmenin tek bir nedeni yoktur.
Ama sonucu çoğu zaman aynıdır:
Bağ zayıflar, mesafe artar ve iletişim kaybolur.
Unutulmaması gereken şu ki; bir ilişki sevgiyle başlar ama sadece sevgiyle devam etmez.
İletişim, sınır, karşılıklı saygı ve duygusal temas bu bağı ayakta tutan temel unsurlardır.
Bazen eşinize sebepsiz yere mesafe koymak isteyebilirsiniz.
Bazen tahammülünüz azalabilir.
İşte tam bu noktada evlilikte yalnızca “eş” olmanın değil, aynı zamanda “arkadaş” kalabilmenin önemi ortaya çıkar. Çünkü insan, çoğu zaman en büyük anlayışı arkadaşına gösterir.
En önemli yer: kişinin kendisiyle olan ilişkisi!
Ne istediğini bilmek kadar, ne istemediğini bilmek de önemlidir. İstekleriniz gerçekten size mi ait, yoksa “böyle olması gerekiyor” düşüncesinin bir ürünü mü?
Bir psikolog olarak şunu net bir şekilde söyleyebilirim:
İnsanlar yaralanır. Bu kaçınılmazdır. Ve çoğu yara, kişinin kendi seçimiyle oluşmaz.
Ancak o yaranın nasıl iyileşeceği; kabuk bağlayıp bağlamayacağı, sürekli kanayıp kanamayacağı, hatta iltihaplanıp yayılıp yayılmayacağı… işte bu noktada sorumluluk kişiye aittir.
Göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek daha var: İster evlilikte yaşanan problemler, ister hayatın başka yükleri olsun; eğer kişinin içinde bitmeyen korkular, kaygılar ve “acaba”lar sürekli aktifse, bu durum zamanla bedene de yansır.
Bugün birçok fiziksel hastalığın temelinde stres ve psikolojik yüklerin olması tesadüf değildir.
Ruh yorulmadan, beden alarm vermez. Bu yüzden bazen kendimize şu soruyu sormak gerekir:
Ben gerçekten ne yaşıyorum ve neyi görmezden geliyorum?
Çünkü bazı sessizlikler sadece konuşulmayan cümleler değil; duyulmayan duyguların birikmiş halidir.


