Bir çocuk durduk yere şiddete yönelmez.
Hiçbir davranış, sebepsiz ortaya çıkmaz.
Bir psikolog olarak şunu açıkça söylemek isterim: Eğitim sadece okulda verilen bir süreç değildir. Bir çocuğun eğitimi, doğduğu gün değil; anne rahmine düştüğü andan itibaren başlar. Anne karnındaki bir bebek, henüz kelimeleri anlamasa da duyguyu hisseder. Annenin kaygısını, huzurunu, sevgisini…
Yani çocuk, dünyayı daha gelmeden hissetmeye başlar. Bugün ise ebeveynlik kavramı çoğu zaman yanlış bir yerden tanımlanıyor. İyi bir ebeveyn olmak; çocuğa en iyi okulları sağlamak, en pahalı kurslara göndermek, onun “eksik” kalmasını engellemek gibi görülüyor. “Benim yaşayamadığımı o yaşasın” düşüncesi, fark edilmeden çocuğun omuzlarına bir yük olarak bırakılıyor.
Daha da önemlisi; çocuklara sınır koymak yerine, “ezilmesin”, “kendini savunsun” diye çoğu zaman şiddetin meşrulaştırıldığı bir dil öğretiliyor. Okulda zorbalığa maruz kaldığında “neden kendini savunmadın?” diye kızılan çocuklar var. Yani çocuk, ya güçlü olmak zorunda ya da yetersiz hissettiriliyor. Ortası yok!!!
Buraya kadar dikkat ederseniz, çocuğa verilen aslında sevgi değil; beklenti, eleştiri ve yönlendirme. Çocuk bir birey olarak değil, adeta bir proje gibi yetiştiriliyor.
Oysa evimizdeki bir çiçek bile ilgi, sevgi ve bakım isterken; bir çocuğu duygusal olarak ihmal edip sadece maddi ihtiyaçlarını karşılamak, onun gelişimine katkı değil zarar verir. Her istediğini yapmak, sınır koymamak ya da tam tersi sürekli eleştirmek… Bunların hepsi çocuğun iç dünyasında derin boşluklar oluşturur.
Kimse anne baba olmayı bilerek gelmez, bu doğru. Ama şu da unutulmamalı: Çocuk, hayatı kendi gözleriyle değil; anne ve babasının gözünden öğrenir. Eğer bu öğretinin içinde empati yoksa, sınır yoksa, sağlıklı iletişim yoksa… çocuk sadece okulda değil, hayatın hiçbir alanında uyum sağlayamaz. Bugün yaşanan şiddet olaylarını yalnızca “çocuğun suçu” olarak görmek, sorumluluğu dar bir alana sıkıştırmaktır. Bu çocuklar bir günde bu noktaya gelmiyor. Görülmeyen duygular, bastırılan öfke, yanlış öğrenilen savunma biçimleri zamanla ortaya çıkıyor.
Çocuklara “her istediğini yapabilirsin” özgürlüğü vermek ile “sorumluluk bilinci kazandırmak” aynı şey değildir. Sınır konulmadan büyüyen bir çocuk, girdiği sosyal ortamlarda da aynı sınırsızlığı bekler. Ve kabul görmediğinde öfke devreye girer.
Gülseren Buğdaycıoğlu’nun da dediği gibi:
“Anne ve babasından yeterince sevgi görmeyen birini hayatı boyunca doyurmak çok zordur.”
Bu yüzden mesele sadece eğitim değil; bağ kurabilmek. Çocuğu takip etmek sadece “ödevini yaptı mı?” sorusuyla sınırlı kalmamalı.
“Bugün ne hissettin?”
“Seni ne üzdü?”
“Seni ne mutlu etti?”
soruları da en az o kadar önemli.
Çocuk yetiştirmek bir proje yönetmek değildir. Bir insanın hayatına eşlik etmektir.
Unutmayalım ki;
Sevgi sadece söylenen bir şey değil, hissettirilen bir deneyimdir.
Temas ederek, görerek, duyarak öğrenilir.
Bugün yaşananları gerçekten değiştirmek istiyorsak, çocukları değil; onlara sunduğumuz dünyayı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor.


